13 Ekim 2014 Pazartesi

- Pek Yakında -

    "Kahkaha atacağım, deliler gibi güleceğim bu sebeple de Pek Yakında'ya gidiyorum" dersen eğer sana kocaman bir nanik yaparım. Pek Yakında öyle sadece çılgınlar gibi güldüren bir film değil. Hiç gülmeyecek misin, inan çok güleceksin, bazı sahnelerde ben çok kıkırdadım.

Cem Yılmaz'a yaşatılan -ben bu filme az güldüm, bu sebeple bu film olmamış- algısı ne olacak gerçekten bilmiyorum. İyi film olması için illa çok mu gülmemiz gerekiyor? Bu adamcağız ağzıyla kuş tutsa yaranamıyor nedense... Ben Cem Yılmaz'ı bi komedyenden öte hep efkarlı kısmını görüyorum. Parası çok, hayatında gam/keder yok, geziyor, tozuyor gibi düşünemiyorum. Ben bazen "amannn Cem Yılmaz bile mutsuz ayol" diye düşünüyorum.



    Ben Pek Yakında'yı sevdim. Genel olarak filmi düşündüğümde oyunculuklar, göndermeler ve özellikle müzikler harikaydı! Mehmet Güreli'nin Kimse Bilmez şarkısını keşke kimse bilmese bir ben söylesem... 

Filmde Zerrin Tekindor ayrı bir olay! Ben bu kadının cidden hayranıyım, resmen büyülüyor beni. Bir diğer efsane oyuncu tabii ki kalplerin Erdal Bakkal'ı Cengiz Bozkurt'tu. Şimdi düşününce Çağlar Çorumlu'yu anmasam olmaz, adamın sözlü rolü olmasın sorun yok o mimikleriyle anlatsın her şeyi yeter...

Pek Yakında'nın ilk yarısında oldukça sürükleyiciydi, aynı şekilde ikinci yarıda da olaylar aynı hızda gitsin istiyorsun ama bir durgunluk geliyor filme ama inan bu yine de sıkmıyor, yani ben sıkılmadım. Çöplüğe dönen Türk filmi sektöründe izlenmesi gereken bir film, sinemaya gidip izlenmeyi hak ediyor, emin ol.



    Belirtmeden geçemeyeceğim tamam anladık Pepsi ana sponsor ama bu kadar da göze sokulmamalıydı. Bir dedik, iki dedik yetmedi her yer Pepsi her yer Fruko oldu filmde...
Sponsorları filme entegre etme fikri bence çok riskli olmuyorsa çok kasmamak gerek, Turkcell çeker ve ben filmimde sponsor istemem diyip Pepsi'leri kafaya dikme sahneleri bence hiç eğlenceli değildi.

Sıcak, samimi ve komik bir film izlemek  istersen Pek Yakında'ya mutlaka git. 
Bir de Cem Yılmaz'ın üstüne bu kadar gitmeyelim, bu ülkenin ona ihtiyacı var olur mu?

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Doğaya/doğala dönüşe görüş açından başlamaya ne dersin?

    Ne zaman bu gözlükleri görsem içimdeki yaşadığım yerden kaçma isteği canlanıyor, büyüyor büyüyor...
Neden mi bahsediyorum? Doğaya dönüş evriminin optik sponsoru olmasını canı gönülden istediğim Wons Mous'un harika gözlüklerinden. Uzun zamandır niyetlenip bir türlü alamadığım bu harika güneş gözlüklerinden...


    Wons Mous ile tanışmamış olanlar için kısa bir bilgi vereyim:
Gözlükler, deri kaykaylar, çantalar ve şapkalar tasarlayan marka, iki cici kişi tarafından hayata geçirilmiş (yani sanırım iki kişilerdi öyle hatırlıyorum bi yerlerde okumuştum çünkü). 

Kaykaylardan resmen Almanya bayrağı yapmışlar.
Ama ben Arjantin'i tutuyordum! Ağlama Messi :(
   
 Benim kaykayda ya da şapkada gözüm yok. Bana el yapımı ve doğal ahşap olan gözlükleri verin! 


İnternet sitesi yapım aşamasındaymış ama google'layıp nerelerde satıldıklarına ulaşabilirsiniz. 


13 Haziran 2014 Cuma

Karşınızda Musibet!

    "TV reklamlarının artık ilgi görmediği şu günlerde..." diye başlayan bir cümle kurarsam çarpılırım. Ülkemizde hala TV en iyi iletişim kanalı, yalan söyleyenin burnu uzasın sonra da estetik ameliyat olarak domuz burun olsun! ( Burada yaz sezonunu estetik yaptırarak açan tüm insanlara laf sokuyorum.). Biraz önce izlediğim güzelim Pronet virali beni bir keyiflendirdi, bir keyiflendirdi anlatamam. Evinde Pronet takılı biri olarak bunu bana söylettiler ya helal olsun. Pronet taktırdığın güne hale lanet olsun o ayrı...

    Viral işi çok riskli, ya zirvedesin ya da yerlerde. Mesela Batesmotelpro'nun Dominos Pizza virali de pek şahaneydi, sonrasında Lassa geldi o da güzeldi. Bu kadar sonrası maalesef yok... Peş peşe aynı tayfanın bu kadar çok viralde yer alması benim için oldukça saçma.

Musibet adındaki hırsız grubunun bir villayı soyma hikayeleri. Söz-müzik çok başarılı, bunun yanında oyunculuklar da harika...

Lafı çok uzatmayayım da izlemeyen kalmasın.




23 Mayıs 2014 Cuma

Yeni Başlayanlar için: Antep 101

Dünya üzerinde yemekleriyle özdeşleşmiş şehirleri hep sevdim. Yemek yemenin mutlulukla kesin bir bağlantısı olduğunu düşünenlerdenim…

Gaziantep’e gelirken de ajandama aldığım notlara baktığımda üç restoran başına bir müze ya da tarihi yer düşüyordu. Antep’e direkt olarak yemek yemeğe kanalize olmuş bir şekilde vardım. Hedeflerim belliydi, tüm hepsini yiyecektim ve zafer benim olacaktı!
Mutlaka görülmesi ve de tadılması gereken yerler  turumda ilk durağım tabii ki incecik açılmış yufkanın antepfıstığı ve kaymakla buluşmasıyla nam salmış “Katmerci Zekeriya Usta” ydı. İstanbul’da yediğimiz fıstıklı katmerlere nazaran daha az şekerliydi. Sıcakkanlılığıyla tam bir Antepli olan Mehmet Usta’ya bunu söylediğimizde “Fıstıklı katmer budur, içine başka bir şey katarsak o artık bizim katmerimiz olmaz.” dedi ve son noktayı koydu.  Biz de uslu uslu katmerimize yumulduk.


Sonrasında “İmam Çağdaş”la “et” açılışımızı yaptık. Popüler yerlere her zaman kıl olan beni çok şaşırttı. Garson Amca “olayı bana bırakın” dedi ve kendimizi kebapların akışına bıraktık… Önce salatalar geldi, sonra fındık lahmacun adı altında İstanbul’da yediğimiz kadar büyük bir lahmacunla açılışı yaptık. O kadar lezzetliydi ki “İkincisini söylesek mi?” diye düşünmeden edemedik. İçecek olarak çömçe eşliğinde ayranımızı kaşıkladık.  

Bu arada çömce, kepçenin minik kardeşiymiş. Daha sonra dillere destan bir Ali Nazik geldi. Aman Allah’ım “lokum gibi” tabirini Antep’te her et yediğinizde cümle içinde kullanıyorsunuz. Sofradaki küncülü ve Antep peynirli pideler küsmesinler diye arada onlardan da ağzıma atıyorum. Küncü, Gaziantep’te susam demekmiş. Sonrasında masanın maestro şefiyle tanışıyoruz: “Küşleme”. Küşleme az geliyor, tadımlık gibi. Nedenini sorduğumuzda, öğreniyoruz ki küşleme, koyunun omurgasının iki tarafından uzanan yaklaşık 15 cm uzunluğunda sinirsiz olan bir et. 


Yumuşacık, adeta bir pamuk tarlası, küşleme yerken Magnum (dondurma olan) reklamlarına taş çıkarırsınız, öyle bir lezzet… Küşlemenin yanında sönük kalmamak için tüm hünerlerini bize sunan Altı Ezmeli, Patlıcan Kebabı, Soğan Kebabı da oldukça leziz. İstanbul’da daha önce tatmadığım Simit Kebabı da Antep yöresine haz bir lezzet. Çok yoğun et yemekten hoşlanmayan için Simit Kebabı’nı mutlaka denemeliler.















Antep’in meşhur yerlerini gezdikten sonra Tahmis Kahvesi’ne gidiyoruz. Kahve delisi olduğum için bu kahvenin tadını çok merak ediyordum. 
Tahmis Kahvesi’nin kısaca tarihinden bahsetmek gerekirse 1635-1638 yılları arasında yapılmış. “Tahmis” kahvenin dövüldüğü yer anlamına geliyormuş. Kahveden içeriye adım attığınızda bu tarihi dokuyu hissetseniz de artık popülerliğin verdiği yetkiye dayanarak meşhur bir kafe olmuş…  Menengiç kahvesi benim için tam bir hayalkırıklığı olsa da Antep’e gelip de bu kahveden içmeden gitmek olmazdı, yarısına kadar içebildim.


Antep turumda ilk gün öğle yemeğinde tüm bu lezzetleri mideme indirince akşama yemek yiyecek yer kalmasa da en azından baklava yemeliyim diyerek şöbiyet tarihinin tekrar yazıldığı Zeki İnal’a doğru yol alıyoruz. Şerbetli tatlılarla sütlülerle olduğu kadar aram olmasa da Zeki İnal’ın şöbiyeti damağıma resmen bir şölen yaşatıyor. Şerbeti az, fıstığı bol… Porsiyonda 4 tane olmasına rağmen daha çok yemek istiyorsunuz.


Antep’te et yenilmediği öğün doyulmadığını  belirtiyorlar, hal böyle olunca sabah kahvaltısı için erkenden kalkıp Beyran içmek için tek adres olan Metanet’e gidiyoruz. Metanet sabahın sekizinde bile dolu, buna ben dışında kimse şaşırmıyor tabii ki…
Beyran çorbası, bizim bildiğimiz paça çorbasına çok benziyor, Beyran’da etler daha yoğun ve içinde pirinç var. Sabah öğünü için gayet yoğun bir tat! Özellikle içindeki yoğun sarımsak gün boyu “Acaba kokuyor muyum?” hissiyatı da yaşatmıyor. Bu kentte garip bir şekilde ne sarımsağı ne de soğanı koku yapmıyor. Yemeklerden zevk almak için bir neden daha!


Beyrandan aldığımız enerjiyle görmemiz gereken yerlere doğru yola koyuluyoruz.
Ve işte yine yemek zamanı geldi… Yine nam-ı tüm Türkiye’ye ulaşmış, En İyi Kebap Top 3 listesinden düşmeyen “Kebapçı Halil Usta” ! Halil Usta’nın da spesiyali küşleme idi. Artık onun lezzetine alışkın olduğumuz için hemen midemize indirdik. Simit kebabı ve kuşbaşı da güzeldi ama dillere destan olan lezzeti bence salatasıydı… Sofraya oturur oturmaz metal taslarda gelen salatasını salatacı biri olmayan ben için bile tarifsizdi…



Yazıyı yazarken bile acıktım. Güzel şehirsin Antep. Yine görüşürüz umarım.

29 Mart 2014 Cumartesi

Saint Laurent olmadan önce: Yves Saint Laurent

Dün akşam iş çıkışı Yves Saint Laurent'in hayatını anlatan Yves Saint Laurent'e gittim. Tüm film seçimlerimde olduğu gibi salonda yine yalnızca beş kişiydik.
YSL benim için hep ara bir marka oldu, hep birincilerin arkasından gelen, büyüklerin gölgesinde kalan bir marka... Dior'un asistanlığını yaptığını öğrenince de bu düşüncemde haklı çıktım.




    Böyle düşünmemde yıllar önce aldığım YSL göz altı kapatıcısının payı kesinlikle var...
Makyajla tanıştığım yıllarda en önemli makyaj malzemesi tabi ki göz altı kapatıcısıydı. Hepimiz gözüne far tutulmuş kedi gibi dolanıyorduk, hey gidi yıllar :) Bu zamanlarda oldukça pahalı markaların gözaltı kapatıcıları "yaşlanma karşıtı" oldukları için tercih sebebiydi. 20'li yılların başı, yaşlanmak büyük korku! O zamanın parasıyla 89 TL vererek, beş taksitle aldığım YSL kapatıcı... Altın sarısı, kalem şeklinde, janjanından sürmeye kıyamazsın:) Kapatıcımla mutlu mesut günler geçirirken acı gerçek kapımı çaldı! YSL kapatıcım bitti! Normal kapatıcıların yarısı kadar ml'de olduğu gerçeğiyle karşılaştığımda yıkıldım, oysa daha üç taksiti vardı. (Hala boş şişesini saklarım!)
Beni üzdün Yves, hiçbir zaman benim "Love Mark"ım olamayacaksın!



Filmden bahsetmek gerekirse, YSL'nin Dior'un asistanı olduğu yıllarla başlıyor daha sonra kendi ayakları üstünde durması ve tüm bunlar yaşanırken yol arkadaşı ile inişli, çıkışlı aşk hayatını anlatılıyor. Alttan alttan da o yılların Cezayir Savaşı'na da değiniliyor. Yves'in "Benim tek savaşım kadınları giydirmek!" tarzı açıklamaları ile siyasetten ne kadar uzak bir dünya kurduğunu bizlere hissettiriyor.


Son zamanlarda artan modacı filmlerinin arasında yer alan Yves Saint Laurent, tam bir pazar filmi. Belirtmeden geçemeyeceğim Pierre Niney’nin performansı ve Yves Saint'e olan benzerliği karşısında wowww diyeceksiniz, sanki adamcağız dirilmiş!

"Fashions fade, style is eternal." diyen YSL, RIP.


Bitti.



5 Mart 2014 Çarşamba

Karl, Eve Gelirken 2 Ekmek 1 Süt Al

    Paris Fashion Week’in sabırsızlıkla ve merakla beklenen defilesi her zaman olduğu gibi Chanel’di. Beş çaylarında dedikodu yapan teyzeler gibi “Bakalım bu sefer Karl neler yapacak da modaya yön verecek diğerleri de onu taklit ederek nemalanacak?!” dediklerine eminim. 

Karl Lagerfeld: "Portakalı soydum, baş ucuma koydum."
Ben de teyzelerden eksik kalmadım, Chanel’in 2014 Sonbahar/Kış defile fotoğraflarını internetten takip ettikten sonra dün gece Karl’ı düşünüp kafa yordum. Bazen dalga geçtiği oluyor mu acaba, “Yok artık! Ben bunu öylesine, saçmalamak olsun diye tasarlamıştım bu bile yok mu satıyor?!” diyor mudur.  


   Bu sezon “Popoya anten takıp gezmek moda” dese, saniye hatta salise düşünmez yaparlar belki de yaparız. Dünkü defilede göz tırmalayan o kadar çok ayrıntı vardı ki ama bunu bana bir ay sonra hatırlatın, “Yoo bence o detay çok hoş derim” işte bir moda kurbanı daha…

“Gözün alışması” diye bir olgu var ne garip. Hayatta alışamam dediğim şeyleri düşünüyorum da şu an belki de alışkanlıklarım haline gelmişlerdir. İnsanın gözü alışınca her şey daha kolay o zaman değil mi? o.O

Ali Usta bana oradan az yağlı, yarım kilo, köftelik dana kıyma çek!

Cara: "Baya indirim var yahu, bundan iki tane mi alsak Riri?!"

Süpermarket konseptinin amacı neydi, Karl kadınlara ne demek istedi? Bakın kadınlar, o 5-6 bin vererek aldığınız çantaların aslında bir elmadan, armuttan farkı yok mu? Ya da “Rihanna, gel balım şu fani dünyada sen de rahatça bir market gez, alışveriş yap, bak senin için süpermarket açtım/kapattım mı?” J Benim için defilenin yıldızı Cara olduğu kadar canımız, kanımız Riri’miz de oldukça tatlıydı.  

İşte spor ayakkabı formatlı çizmeler, şu an için korkunç gelse de alışacağız panpa, elimizde değil...




19 Şubat 2014 Çarşamba

Nemfomanyak

Hafta içi 22:00 seansı, CKM Hayal Kahvesi tıklım tıklım. Büyük ihtimalle herkes işten/okuldan çıktı ve eve uğramadan direkt sinemaya geldi. Uzun zamandır hangi filmi böyle bekledik hiç hatırlamıyorum. Saat 22:00’de Büyük Salon nerdeyse dolu. En ön koltuklar bile…



“Film adlarını armutla, çilekle değiştir.” gibi gerzekçe bir dönem geçiren Twitter ahalisinin bunu neden yaptığına dair zerre fikrim olmadığı için ben hala film adlarının Türkçeye uyarlanma konusunda neden bu kadar başarısız olduğumuza kafa yoruyorum. Yahu film zaten festival filmi adını olduğu gibi bıraksana ayol! Nemfomanyak de olsun bitsin, yok ama biz Aşk-ı Memnu, Muhteşem Yüzyıl-Son Dem gibi arada tire olan işleri seviyoruz. Bu sebeple film, İtiraf- Aşkı Unut olarak isimlendirilmiş. (Abilerim, ablalarım İtiraf- Aşk-ı Unut da olabilirdi hem iki tane tire koyabiliriz, tamam sustum.)

Ve işte başladı, Rammstein  eşliğinde Lars von Trier kendi sahnesinde!
Film hakkında düşüncelerimi paylaşmadan önce söylemek istediğim, filmin daha ilk dakikalarında Joe’nun “Anlayamazsınız.” demesiyle tüm salonun yıkıldığı film olarak hafızamda kalacak olması, evet evet sığ bir insanım. J

Filmi bir bütün olarak düşündüğümde şaşırdığım sahneler kadar güldüğüm sahneler de oldu. Filmi sevdim mi, “Wow!” dedim mi hayır. Abartısının onda birini hak ettiğini düşünmüyorum. Melankoli ile kıyaslamaya da kalkamam. Onu çok sevmiştim. Yönetmen kendince entelektüel porno mu çekmiş bu robotik Joe ile? Aman neyse, o kadar eleştirisel yaklaşmayacağım, haddim değil.


Benim için filmin en eğlenceli kısmı Uma Thurman’ın  terk edilmiş eş olarak Joe’nun evini bastığı bölümdü. Çok güldüm açıkçası hatta bir ara “Bu kadar gülmemiz normal mi acaba komedi filmi gibi…” diye de düşündüm. J

Sonlara doğru bitse de gitsek uyusam duygusu ağır bastı.

Okuduğum kadarıyla ikinci film birinciden sönük imiş. Zaten bu akşam Muhteşem Yüzyıl var, kaçıramam. Kusura bakma Lars von Trier! J