6 Ocak 2016 Çarşamba

2015’in Modasal Olayları


Her yılın son günlerinde kendimizin muhasebecisi olup geride bıraktığımız yılın muhasebesini yapıyoruz. 1 Ocak’a kadar fantastik kararlar alıp çoğumuz istikrardan yana olamayıp bir hafta bilemedin, on gün sonra o karardan vazgeçiyoruz.
“2015’te şunları yapacağım” dediğiniz her şeyi yapmış olmanızı temenni ediyorum zira durumlar ben de o kadar iç açıcı değil.
2016 umutlarla gel…

Şimdi gelelim asıl konumuza, 2015’te yaşanan moda olaylarını şöyle hızlıca bir düşününce aklıma gelenleri hemen not aldım ve başladım yazmaya. Eminim yarın sabah "Aa bu da iyiydi, unutmuşum" diyeceğim ama olsun.  


İkilemde kalmanın Nirvana’sı: Bu elbise hangi renk? 

Hepimiz iş yerlerimizde kendi laptop’umuzdan elbiseye baktık sadece düz bakmak yetmedi laptop’ları evirdik çevirdik yine olmadı. Gelen ışıkla alakalı dedik güneş ışınlarının dik geldiği şekilde ekrana baktık, olmadı olmadı.
Laptop’lardan akıllı telefonlara yöneldik, oradan da baktık yine hem fikir olamadık. Arkadaşlar arasında çelişmeyi geçtik bireysel olarak sabah sarı- beyaz gördük akşamüstü lacivert-siyah… Koskoca Kim Kardashian bile bu elbise yüzünden aşkitosu Kanye’si ile ters düştü.



Elbise günlerce Trend Topic oldu, konu sosyal medyayı da aştı işin içine biyoloji- retina- ışık dahil oldu. Sonra işin bilimsel kısmını öğrendik rahatladık. Birkaç gün bizi eğlenceli bir tartışmanın içine soktu. Oldukça demode olsan da hayatımıza renk kattın teşekkürler tartışmalı elbise.



Alexander Wang’in Balenciaga’ya, Raf Simons’ın Dior’a ve Alber Elbaz’ın Lanvin’e  Vedaları:

Cümleme fonda hüzünlü bir melodi ile başlamak isterim, mesela: “Dı dı dıııııııı dı dı dı dııııııı dıı dıııııııı”
Valla iş olsun, güç olsun vedalar hep zor. Ben en çok Ton ton Alber’in vedasına üzüldüm yalan yok. O da veda ederken ceketinin cebinden ipek mendilini çıkarıp göz yaşlarını silmiştir eminim. 

Kanye West’in Adidas için tasarladığı Yeezy Boost:

Tüm dünyada aynı gün satışa çıkan sneaker için Türkiye’de de insanlar 04:00’da sıraya girdiler, usul usul Yeezy’lerine kavuşacakları anı beklediler. Tartışmadılar, kavga etmediler hatta oldukça medenilerdi kendi aralarında liste bile yaptılar. Sonra sabah oldu ve yarım saat içinde sneaker’lar tükendi. Sonra hemen giyip tabii ki instagram’da paylaşıp rahatladılar.
Bence bu şekilde eğlenceli olmuyor birkaç ünlü depara kalksın, önden mağazaya giren ünlüler sosyal medyada "Ayyy bir de gitmiş sıraya girmişler değer mi?! " tarzı paylaşımlar yapsınlar.
Biz bunu istiyoruz, moda olan bir şey varsa eğer acı yok Rocky! 

Rihanna’nın Met Gala 2015’te giydiği kostümün sosyal medyada eğlence konusu olması:

Valla Riri’ye hayatta laf söyletmem! Ben de tabii ki kendisinin çok ama çok hayranıyım. Kliplerini ekrana kitlenip izliyorum, şarkılarını hemen ezberliyorum. I love U RİRİ!
Kostümü Tv’de ilk gördüğüm an ben de "Neden? " diye bir sordum yalan yok ama insan karşılıksız sevince onu her haliyle kabul ediyor. Kostümün tasarımcısı olan Guo Pei bu kostümü iki yılda bitirmiş. Emeğine laf yok tabii, ellerine sağlık ama sonra internette yapılan görsellerle Rihanna omlet oldu, pizza oldu hepsi de gerçekten çok komikti.
Rihanna’cığım beni çocukluk yıllarıma da Minik Kuş’a götürdü. Gün güneşli insanlar neşeliiiii…
Konuştuk mu konuştuk, güldük mü güldük.



Ayaklar baş olmuş: Rick Owens'ın Sonbahar 2016 koleksiyonu

"Rick Owens 2016 ilkbahar yaz defilesini Paris’te sergiledi". Bu cümleyi fotoğrafa bakmadan okuyunca her şey ne kadar normal geliyor değil mi? Değil işte. Yaptığı çoğu şey olay olan Tuhaflıklar Kralı Rick Owens, yine kendinden söz ettirmeyi bildi. Son defilesinde kadınların birbirlerini yetiştirme ve kalkındırma kuvvetini konu almış, valla ben on yıl "tabii canım, bunu düşünmüştür kesin" diye düşünsem bulamazdım. Owens, şovuyla hayatındaki tüm kadınların cesur olduklarını vurgulamış çünkü WE CAN DO IT!. Bu düşüncesini heykel niteliği taşıyan bir defile ile bize anlatmış. Yani öyleymiş, ben de onun yalancısıyım…

Ve işte büyük an! 

2015’e damga vuran olayı: Kapanın elinde kalan Balmain x H&M iş birliği:

Davetlilere özel bir organizasyonun bu kadar eğlenceli olabileceğini hangimiz tahmin edebilirdik? Bu iş birlikleri keşke altı ayda bir yapılsa önden davetliler alınsa biz de daha çok eğlensek ne güzel olur değil mi? Balmain’in H&M ile yaptığı bu iş birliğinin internete düşen kısmını bence yıllar sonra da Youtube’dan açıp açıp izleyeceğiz. En önde sporcuları aratmayarak topuklu ayakkabıları ile koşan ünlülerin surat ifadelerinin ekran görüntüsünü alıp Whatsapp’taki kızlar arası gıybet grubumuza atacağız kimse inkar etmesin. Dünyanın en komik ve eğlenceli izdihamıydı :)
Özellikle her şey bitmeye yakın gidip mankenin üzerindeki elbiseyi söken hanımefendi umarım elbisesini çok severek giyiyordur J Ben en çok ona güldüm demek ki o an etraftakiler ne der, ya biri kameraya çekiyorsa gibi detayları düşünemiyor insan. Bi nevi savaş bu, zafer de soyanların! Şimdi instagram’da kim o koleksiyondan bir parça ile fotoğraf paylaşsa aklıma hemen o gürüntüler geliyor, kimleri eleyerek ulaştı o kıyafete resmen emek var diyorum.

 Ünlü ve sosyetik güzellerin birbirlerini ite kaka mağazaya girme savaşları Star Wars’tan daha fazla ses getirdi. Ulaşılabilir lükse ulaşmak bu sefer hiç de kolay olmadı. Valla ben çok eğlendim. Halk ayaklanması sosyetik güzellerin savaşından sonra çok ses getirmedi bence. Asıl eğlence onlarınkiydi. H&M’in 2016’da yeni iş birliği bakalım kimle olacak.

Hepimize muslutlu bir 2016 dilerim! Noel Baba’yı da sabırsızlıkla beklerim J




6 Kasım 2015 Cuma

Zafer İnananlarındır: #HMBALMAINATION


Kaleme, kağıda ve sonuç olarak blog'uma küseli epey olmuş. Ben bu süreçte neler mi yaptım: Büyüdüm. Evet büyüdüm. 


Peki şimdi neden yazmaya karar verdim?
Çünkü hepimizin 'Iyyy görgüsüzlerrrr, zengin ama hala neyin peşindeler!' diye günlerce konuştuğumuz mevzuda ben de eksik kalmayayım dedim.

Olayın bu boyutta olacağı aslında aşikardı. HM'in bu zamana kadar yaptığı en popüler iş birliğiydi. Alexander Wang manyağı biri olarak geçen sene son anda kaptığım birkaç parçanın hikayesini de aslında anlatsam iki saat sürer ama şimdi konumuz Balmain.     

Balmain'in son zamanlarda böyle çılgınca sevilmesinin en büyük sebebi bence Kardashian kardeşler. En az bir kardeşi sosyal medyada takip ediyor olsak, iki günde bir bir Balmain'e maruz kalıyoruz demektir. Bu sebeple her Türk kızının gardırobunda bir Balmain'i olması şart. Bunu çok istemesi de çok doğal.

Öncelikle  bir konuya açıklık getirelim, Nur Yerlitaş ve Fatih Ürek'ten HM özür dilesin. Evet evet dilesin sanki başka ünlü ya da sosyetik o ortamda değilmiş, sadece kıyamam o iki tontiş tüm o ezilme tehlikesini atlatmış gibi lanse edildi. Nurella bunu hak etmedi! Büyük konuşmayayım ama ünlü ya da sosyetik olsam kendimi o kalabalığın içine atacak kadar saçma bir harekette sanırım bulunmazdım. O kadar yardımcınız var, eşiniz dostunuz var ürünler de belli ver ona kartını, parası gitsin alsın. 

İmaj yinetimi: 0

Neyse o günden iki gün sonra halk ayaklanması çıkaracak etkinliğin çılgınlık boyutunu kendi gözlerimle görmek adına soluğu Bağdat Caddesi HM'in önünde aldım. Sıranın uzunluğu karşısında biraz şaşırıp ileriye geriye saçma sapan ne yapacağını bilemeyen biri olarak yürüdüm. Yürürken kaldırım kenarına park etmiş Ferrariler, Lamborghiniler beni daha da panikletti. Kendime bayağı önemli bir şeydi demek bu, keşke ben de mi erkenden gelip sıraya girseydim diye düşündürttü ama sadece beş saniyecik kadar... 




Evet HM'in önündeydim, sıranın en önünü göremiyordum bile, görevliler etrafa bant çekmiş herkesi tek sıra olması konusunda uyarıyordu. Kadın erkek dağılıma baktığımda 70'e 30 tabii ki kadın hakimiyeti vardı diyebilirim. Birkaç kare fotoğraf çektikten sonra Suadiye ışıklardaki arkadaşım olan simitçi amcanın yanına gittim, simidime Nutella sürdürdüm, kahvemi aldım ve hedef kitlemi yakından görebileceğim bir bankta pusuya yattım.

Ben tüm bunları yaparken saat 8:20 civarıydı. Sıranın en önündeki kişi gece 3:30'da gelmiş,  sandalyesi ve yiyecek içecekleriyle... Onu da yadırgamıyorum, ergenlik yıllarımda derbi maçlara bilet almak için biz de az gecelemedik Biletix'in önünde. Teyze demek ki o kadar seviyor ve de istiyor. Belki de satacak, çünkü bu koleksiyondan bir parçaya sahip olabilmek için 3-4 katı parayı seve seve verebilir insanlar. 

Oturduğum konum itibarıyla tam olarak yeni sıraya giren insanları net görebiliyordum. 
Peş peşe 9-10 taksi duruyor, içi içine sığmayan kadınlar hızla HM'e bakıyor sırayı görünce hafif bir hayalkırıklığının ardından hemen sıraya koşuyorlar. Saat 9:00 olunca hesaplarıma göre bundan sonra sıraya girecek olan hiç kimse herhangi bir ürün alamayacak. Ama tabii ki bu hayalkırıklığını onlara yaşatamam, umut fakirin ekmeği kendi görüp bunu bizzat yaşamalı!



Bankta oturduğum süre boyunca yoldan geçen en az dört beş kişi 'Burada ne oluyor?' diye sordu. Ben de  sıradakileri aşağılayarak durumu özetledim. Ay sanki gel Mayni en öne sen geç deseler geçmeyecekmişim gibi :)))

Saat 9:45 olduğunda ben bile heyecanlandım, sıradakiler düşünemiyorum bile... Ve işte büyük an! Ben bir anda kapıları açacaklar ve herkes birbirini çiğneyerek içeri dalacak sanıyordum. meğersem öyle değilmiş. İnsanları grup grup içeri alıp kollarına 15 dakikalık 'Alışveriş Keyfi' ayrıcalığı yaşatacak o kutsal bantları takıyorlar. Yani sabah saat 8'de sırada olan kişi en erken saat 11:00'da mağazaya girip -kaldıysa- bir şeyler alabilecek. 

Bu iş iyice saçma bir hal alıyordu, o kadar bekleyip bir de herhangi bir şey alamayan kadın şerrini bunlar daha önce yaşamamış mıydı? 

Heyecanlı kalabalık grup grup içeri girdi, gururla bilekliklerini bileklerine taktılar. Sonra yerimden kalktım ve HM'in önüne gittim. Ve tabii ki tanıdıklarla karşılaştım (Sevgili tanıdıklar, sizi rencide etmemek için adınızı vermiyorum hadi yine iyisiniz.) onlar saat 12:30'da alışveriş ayrıcalığını yaşayacaklarmış. Valla acı gerçeği onların yüzlerine söyledim, o saate torbası kalmaz üzgünüm dedim.

HM'in yaptığı en büyük hata, parçalara sınır koymaması, herkes iki parça alabilseydi daha çok insana ulaşabilirdi, yanlış yaptı. En öndeki Ferrarililer mağazayı sildi süpürdü. 

Alabileceğim tüm bilgileri elde etmiştim artık olay yerinden ayrılabilirdim. Gittim iki ya da üç saat sonra yine oradan geçtim. Hala kadınlar kavga ediyorlardı, bunun bir haksızlık olduğunu bir daha HM'den bir şey almayacaklarını dile getiriyorlardı. 

Bu acıyla HM nasıl yaşardı? 
Alışacaktı artık n'apalım.

Sonra içerden çıkan tatlış bir kıza, ortam nasıl diye sordum. Harabe dedi. Sadece raflar ve kolları bacakları kopmuş mankenler varmış etrafta. Tam da hayal ettiğim gibiydi. Uzun bir süre ayaküstü sohbet edip dalgamızı geçtik. Tam o sırada içerden bir kadın geçti, elinde üç tane ağzına kadar dolu torba ile. O an tüm bakışlar ona yöneldi. Kadın, zafer gülümsemesini bizden esirgemedi. Dolgu yaptırdığı dudakları da onu mahçup etmedi. Kadın ve dudakları tam kapının önünde onu bekleyen Mercedes'e yöneldi. Sonuç olarak zenginin parası züğürdün çenesini yordu.

Bitti.




23 Şubat 2015 Pazartesi

Sönük olduğun kadar bayık bir törendin sevgili #Oscars2015

Bir Oscar Töreni’ni daha geride bıraktık. Bu yıl da kah kazananları tutturduk, kah yok artık en iyi film Birdman mi dedik… Bu seneyi atlattık bakalım seneye Oscar’ı görebilecek miyiz? Kısmet...

En iyi film, o, bu, şu hepsini öğrendik. Şimdi en eğlenceli kısma geçelim: Kim ne giymiş?

Ketra Knightley’i görünce direkt “Adını dağlara yazdım yarim” şarkısı (el yazısıyla yazarak) aklıma geldi, kadıncağıza hamilelik hiç yaramadı. 



Naomi Watts kendisine duvar ördürmüş gibi, bir terslik çıkmaz ise birazdan sıvaya geçeceğiz. Eskiden tatlış bulurdum bu kadını, son zamanlarda iyice saldı. Olmadı Naomi’cim olmadı.



Lady Gaga'yı görünce, tören sonrası boşları toplayacak ve bulaşığa girişecek herhalde dedim... Süperstarlık biraz da komilik gerektirir, haklısın canım.



Nicole Kidman, sen bekaret kemeri misin yoksa hediye paketi mi? Bu elbiseyi giydiğinde “Bu belimdeki kırmızı kuşak olmasa da olur bence” diyemedin mi? Diyememişsin :(



Gywenth Paltrow’u herkes pek beğenmiş, ben ise no! Bu kadar uçuk renk bi pembe giy bir de omzuna botanik bahçesi büyüklüğünde gül kondur… Ben seni hiç beğenmedim canım ya, az sonra Günay’da sahne alacak gibisin.



Şimdi gelelim en en en beğendiğime!

Emma Stone sen ne kadar tatlış ve de tontiş olmuşsun öyle. O elbisenin rengi, modeli, aşırı olmayan dekolte ve makyajın… Her şey her şey mükemmel. (Elie Saab)


13 Ekim 2014 Pazartesi

- Pek Yakında -

    "Kahkaha atacağım, deliler gibi güleceğim bu sebeple de Pek Yakında'ya gidiyorum" dersen eğer sana kocaman bir nanik yaparım. Pek Yakında öyle sadece çılgınlar gibi güldüren bir film değil. Hiç gülmeyecek misin, inan çok güleceksin, bazı sahnelerde ben çok kıkırdadım.

Cem Yılmaz'a yaşatılan -ben bu filme az güldüm, bu sebeple bu film olmamış- algısı ne olacak gerçekten bilmiyorum. İyi film olması için illa çok mu gülmemiz gerekiyor? Bu adamcağız ağzıyla kuş tutsa yaranamıyor nedense... Ben Cem Yılmaz'ı bi komedyenden öte hep efkarlı kısmını görüyorum. Parası çok, hayatında gam/keder yok, geziyor, tozuyor gibi düşünemiyorum. Ben bazen "amannn Cem Yılmaz bile mutsuz ayol" diye düşünüyorum.



    Ben Pek Yakında'yı sevdim. Genel olarak filmi düşündüğümde oyunculuklar, göndermeler ve özellikle müzikler harikaydı! Mehmet Güreli'nin Kimse Bilmez şarkısını keşke kimse bilmese bir ben söylesem... 

Filmde Zerrin Tekindor ayrı bir olay! Ben bu kadının cidden hayranıyım, resmen büyülüyor beni. Bir diğer efsane oyuncu tabii ki kalplerin Erdal Bakkal'ı Cengiz Bozkurt'tu. Şimdi düşününce Çağlar Çorumlu'yu anmasam olmaz, adamın sözlü rolü olmasın sorun yok o mimikleriyle anlatsın her şeyi yeter...

Pek Yakında'nın ilk yarısında oldukça sürükleyiciydi, aynı şekilde ikinci yarıda da olaylar aynı hızda gitsin istiyorsun ama bir durgunluk geliyor filme ama inan bu yine de sıkmıyor, yani ben sıkılmadım. Çöplüğe dönen Türk filmi sektöründe izlenmesi gereken bir film, sinemaya gidip izlenmeyi hak ediyor, emin ol.



    Belirtmeden geçemeyeceğim tamam anladık Pepsi ana sponsor ama bu kadar da göze sokulmamalıydı. Bir dedik, iki dedik yetmedi her yer Pepsi her yer Fruko oldu filmde...
Sponsorları filme entegre etme fikri bence çok riskli olmuyorsa çok kasmamak gerek, Turkcell çeker ve ben filmimde sponsor istemem diyip Pepsi'leri kafaya dikme sahneleri bence hiç eğlenceli değildi.

Sıcak, samimi ve komik bir film izlemek  istersen Pek Yakında'ya mutlaka git. 
Bir de Cem Yılmaz'ın üstüne bu kadar gitmeyelim, bu ülkenin ona ihtiyacı var olur mu?

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Doğaya/doğala dönüşe görüş açından başlamaya ne dersin?

    Ne zaman bu gözlükleri görsem içimdeki yaşadığım yerden kaçma isteği canlanıyor, büyüyor büyüyor...
Neden mi bahsediyorum? Doğaya dönüş evriminin optik sponsoru olmasını canı gönülden istediğim Wons Mous'un harika gözlüklerinden. Uzun zamandır niyetlenip bir türlü alamadığım bu harika güneş gözlüklerinden...


    Wons Mous ile tanışmamış olanlar için kısa bir bilgi vereyim:
Gözlükler, deri kaykaylar, çantalar ve şapkalar tasarlayan marka, iki cici kişi tarafından hayata geçirilmiş (yani sanırım iki kişilerdi öyle hatırlıyorum bi yerlerde okumuştum çünkü). 

Kaykaylardan resmen Almanya bayrağı yapmışlar.
Ama ben Arjantin'i tutuyordum! Ağlama Messi :(
   
 Benim kaykayda ya da şapkada gözüm yok. Bana el yapımı ve doğal ahşap olan gözlükleri verin! 


İnternet sitesi yapım aşamasındaymış ama google'layıp nerelerde satıldıklarına ulaşabilirsiniz. 


13 Haziran 2014 Cuma

Karşınızda Musibet!

    "TV reklamlarının artık ilgi görmediği şu günlerde..." diye başlayan bir cümle kurarsam çarpılırım. Ülkemizde hala TV en iyi iletişim kanalı, yalan söyleyenin burnu uzasın sonra da estetik ameliyat olarak domuz burun olsun! ( Burada yaz sezonunu estetik yaptırarak açan tüm insanlara laf sokuyorum.). Biraz önce izlediğim güzelim Pronet virali beni bir keyiflendirdi, bir keyiflendirdi anlatamam. Evinde Pronet takılı biri olarak bunu bana söylettiler ya helal olsun. Pronet taktırdığın güne hale lanet olsun o ayrı...

    Viral işi çok riskli, ya zirvedesin ya da yerlerde. Mesela Batesmotelpro'nun Dominos Pizza virali de pek şahaneydi, sonrasında Lassa geldi o da güzeldi. Bu kadar sonrası maalesef yok... Peş peşe aynı tayfanın bu kadar çok viralde yer alması benim için oldukça saçma.

Musibet adındaki hırsız grubunun bir villayı soyma hikayeleri. Söz-müzik çok başarılı, bunun yanında oyunculuklar da harika...

Lafı çok uzatmayayım da izlemeyen kalmasın.




23 Mayıs 2014 Cuma

Yeni Başlayanlar için: Antep 101

Dünya üzerinde yemekleriyle özdeşleşmiş şehirleri hep sevdim. Yemek yemenin mutlulukla kesin bir bağlantısı olduğunu düşünenlerdenim…

Gaziantep’e gelirken de ajandama aldığım notlara baktığımda üç restoran başına bir müze ya da tarihi yer düşüyordu. Antep’e direkt olarak yemek yemeğe kanalize olmuş bir şekilde vardım. Hedeflerim belliydi, tüm hepsini yiyecektim ve zafer benim olacaktı!
Mutlaka görülmesi ve de tadılması gereken yerler  turumda ilk durağım tabii ki incecik açılmış yufkanın antepfıstığı ve kaymakla buluşmasıyla nam salmış “Katmerci Zekeriya Usta” ydı. İstanbul’da yediğimiz fıstıklı katmerlere nazaran daha az şekerliydi. Sıcakkanlılığıyla tam bir Antepli olan Mehmet Usta’ya bunu söylediğimizde “Fıstıklı katmer budur, içine başka bir şey katarsak o artık bizim katmerimiz olmaz.” dedi ve son noktayı koydu.  Biz de uslu uslu katmerimize yumulduk.


Sonrasında “İmam Çağdaş”la “et” açılışımızı yaptık. Popüler yerlere her zaman kıl olan beni çok şaşırttı. Garson Amca “olayı bana bırakın” dedi ve kendimizi kebapların akışına bıraktık… Önce salatalar geldi, sonra fındık lahmacun adı altında İstanbul’da yediğimiz kadar büyük bir lahmacunla açılışı yaptık. O kadar lezzetliydi ki “İkincisini söylesek mi?” diye düşünmeden edemedik. İçecek olarak çömçe eşliğinde ayranımızı kaşıkladık.  

Bu arada çömce, kepçenin minik kardeşiymiş. Daha sonra dillere destan bir Ali Nazik geldi. Aman Allah’ım “lokum gibi” tabirini Antep’te her et yediğinizde cümle içinde kullanıyorsunuz. Sofradaki küncülü ve Antep peynirli pideler küsmesinler diye arada onlardan da ağzıma atıyorum. Küncü, Gaziantep’te susam demekmiş. Sonrasında masanın maestro şefiyle tanışıyoruz: “Küşleme”. Küşleme az geliyor, tadımlık gibi. Nedenini sorduğumuzda, öğreniyoruz ki küşleme, koyunun omurgasının iki tarafından uzanan yaklaşık 15 cm uzunluğunda sinirsiz olan bir et. 


Yumuşacık, adeta bir pamuk tarlası, küşleme yerken Magnum (dondurma olan) reklamlarına taş çıkarırsınız, öyle bir lezzet… Küşlemenin yanında sönük kalmamak için tüm hünerlerini bize sunan Altı Ezmeli, Patlıcan Kebabı, Soğan Kebabı da oldukça leziz. İstanbul’da daha önce tatmadığım Simit Kebabı da Antep yöresine haz bir lezzet. Çok yoğun et yemekten hoşlanmayan için Simit Kebabı’nı mutlaka denemeliler.















Antep’in meşhur yerlerini gezdikten sonra Tahmis Kahvesi’ne gidiyoruz. Kahve delisi olduğum için bu kahvenin tadını çok merak ediyordum. 
Tahmis Kahvesi’nin kısaca tarihinden bahsetmek gerekirse 1635-1638 yılları arasında yapılmış. “Tahmis” kahvenin dövüldüğü yer anlamına geliyormuş. Kahveden içeriye adım attığınızda bu tarihi dokuyu hissetseniz de artık popülerliğin verdiği yetkiye dayanarak meşhur bir kafe olmuş…  Menengiç kahvesi benim için tam bir hayalkırıklığı olsa da Antep’e gelip de bu kahveden içmeden gitmek olmazdı, yarısına kadar içebildim.


Antep turumda ilk gün öğle yemeğinde tüm bu lezzetleri mideme indirince akşama yemek yiyecek yer kalmasa da en azından baklava yemeliyim diyerek şöbiyet tarihinin tekrar yazıldığı Zeki İnal’a doğru yol alıyoruz. Şerbetli tatlılarla sütlülerle olduğu kadar aram olmasa da Zeki İnal’ın şöbiyeti damağıma resmen bir şölen yaşatıyor. Şerbeti az, fıstığı bol… Porsiyonda 4 tane olmasına rağmen daha çok yemek istiyorsunuz.


Antep’te et yenilmediği öğün doyulmadığını  belirtiyorlar, hal böyle olunca sabah kahvaltısı için erkenden kalkıp Beyran içmek için tek adres olan Metanet’e gidiyoruz. Metanet sabahın sekizinde bile dolu, buna ben dışında kimse şaşırmıyor tabii ki…
Beyran çorbası, bizim bildiğimiz paça çorbasına çok benziyor, Beyran’da etler daha yoğun ve içinde pirinç var. Sabah öğünü için gayet yoğun bir tat! Özellikle içindeki yoğun sarımsak gün boyu “Acaba kokuyor muyum?” hissiyatı da yaşatmıyor. Bu kentte garip bir şekilde ne sarımsağı ne de soğanı koku yapmıyor. Yemeklerden zevk almak için bir neden daha!


Beyrandan aldığımız enerjiyle görmemiz gereken yerlere doğru yola koyuluyoruz.
Ve işte yine yemek zamanı geldi… Yine nam-ı tüm Türkiye’ye ulaşmış, En İyi Kebap Top 3 listesinden düşmeyen “Kebapçı Halil Usta” ! Halil Usta’nın da spesiyali küşleme idi. Artık onun lezzetine alışkın olduğumuz için hemen midemize indirdik. Simit kebabı ve kuşbaşı da güzeldi ama dillere destan olan lezzeti bence salatasıydı… Sofraya oturur oturmaz metal taslarda gelen salatasını salatacı biri olmayan ben için bile tarifsizdi…



Yazıyı yazarken bile acıktım. Güzel şehirsin Antep. Yine görüşürüz umarım.